Doğaüstünün ihlal edilebilir sınırları: Taipei 101 ve sınır olaylar.
Mustafa:
— Vivaldi?! Nefret ederim!
Mustafa Hakkında Her Şey
Bu senenin Ocak ayında Alex Honnold adlı serbest solo tırmanışçı Tayvan’daki Taipei 101 adı verilen, 101 katlı 508 metrelik gökdelene hiçbir ekipman yahut güvenlik ipleri olmadan tırmandı.
Tırmanışı Netflix’te canlı yayınlandı, dünya çapında milyonlarca kişi bu tırmanışı izledi.
Alex Honnold’u bilenler için çok şaşırtıcı bir deneme değil aslında. Kendisi 2017 yılında kendi ifadesiyle çok daha zor olan bir tırmanışı yine free-solo gerçekleştirmişti. Amerika’daki Yosemite parkında heybetli duruşu ile tırmanışçıları cezbeden El Capitan isimli kaya formasyonuna tırmanmıştı. Seçtiği, dikey olarak 900 metre yükseliğindeki bir tırmanış rotasıydı. Bu tırmanışın da ayrı bir belgeseli var.
Yan değinilerle bakışmalar
Olay bu. Nihayet gerçek bir yan değiniyi tırtıklayacağım. Başka bir takım olayların etrafında dönüp dönüp sonunda gerçek bir yan değiniye yaklaştığım için, nihayet oralarda olduğum için kıpır kıpırım.
Çünkü gerçek bir yan değini size uzaktan ters ters bakar. Bir vaadi var gibidir ama hemen de hayal kırıklığına uğratıp sizi yarı yolda bırakmaya da adaydır. David Lynch’in kötü bir kısa filmi gibi. O bakışmanın cazibesi ve yola çıkma tereddüdü gerçek bir yan değini budalalığıdır. Bütün bu işe girişme budalalığı yani.
Taipei 101: Bir Bulantı
İmdi. Bu Alex Honnold’un Taipei 101 performansı üzerine yazmak istememin sebebi; o alışıldık medya ağzı tabirleri ile olayın olağanüstü, inanılmaz, insanın içini ürperten bir performans olması filan değil.
Aslında olağanüstü bir tarafı var tırmanışın ancak bu lafın gelişi söylenip geçiliyor. Tırmanışı izlerken bu olağanüstülük etiketinin üzerinden fazla hızlıca atlandığını düşündüm. Aslında çok sonra bunu düşündüm. Kırıntılarında.
Honnold’un tırmanışını izleMezken, çok sonra kafamda o tırmanışı tekrar oynatırken canımı sıkan, içimi ezen şeyin ne olduğunu asla göremeyeceğimi ama bunun üzerine beni konuşmaya iten, beni tahrik eden kıvılcımın ne olduğu üzerine bir miktar yazabileceğimi fark ettim.
Adamın orada iki yüz üç yüz metre havada, elinin ucuyla metal aksamın, çelik konsolların, tırı vırı çıkıntıların kenarına tutunarak, teklemeden, zorlanmadan 508 metreye tırmanması, sonunda gökdelenin en tepesindeki uzun ince platformun tepesinde dikilmesi; ve nihayet bütün bunların toplamı büyüleyici, hayranlık uyandırıcı bir şey değil de mide bulandırıcıydı.
Çünkü yani tüm bunları yapması mümkün olanlar ya da doğal olasılıklar evreni ile mümkün olmayanlar yani doğaüstü arasındaki o hayal ettiğimiz bir yerlerde olduğuna inandığımız sınırları zorlaması anlamına da gelmiyor mu?
Bunu öyle biraz abartıya kaçtığımın farkında olarak şakadan ya da övme amaçlı söylemiyorum. Honnold’un bu saydığım performanslarını tekrar edebilen birisi yok. Başka free-solo tırmanışçılar olsa da El-Capitan’daki o rota tekrar edilememiş 8 yıldır. Böyle bir gökdelen tırmanışı performansı da yok.
Tabii bir anatomi uzmanının bunların pekala mümkün olduğunu açıklayabilmesi de mümkün ama bu noktada bu olası teknik açıklamalara kulağımı tıkayıp, kendi amatör izleyici bakışıma yapışarak, bu rüzgarı arkama alarak biraz daha ileri gitmek istiyorum.
Bu dediğim doğal ve doğaüstü arasındaki dalgalı ve belirsiz sınırın ihlal edildiğini hissettim demiştim. Belki minik belki belli belirsiz ama ihlale doğru bir hamle, rahatsız edici bir çıkıntı vardı. Ve orası, bir hayranlığın yahut yücelik karşısındaki Kantçı estetik deneyimin ikamet edebileceği bir yer de değil.
Doğaüstüyle gerçek bir karşılaşma, doğaüstünün kendini görünür ve mümkün gibi göstermesi, belki hafiften bir uç vermesi, henüz doğal olana tamamen de karışmamışken yani, henüz doğaüstü olmaklığında ısrar ederken yani doğal değilken; işte böyle bir karşılaşma insanın ayaklarını kötü anlamda yerden kesiyor.
Neden?
Bütün dünyanın birden çizgi filmleştiğini, bir anlığına bir çizgi roman yassılığına çöktüğünü hayal edin. Aslında gerçek bu değilmiş çok daha fazlası varmış anının tersi; aslında gerçek, sandığımızın çok daha azıymış! Aslında gerçek hiç azmamış, hep yatmış, hiç uyanmamış.
Çünkü her şey mümkün gibi olduğunda, Honnold’un gerçek dışı gözüken, doğaüstüne göz kırpan tırmanışında olduğu gibi, yani doğaüstü baş gösterdiğinde aslında hiçbir şeyin bir ciddiyeti de kalmamaya başlıyor, her şey küçülüyor. Çünkü olaylar ciddiyetlerini sınırlı, mümkün olanların sayılı olduğu bir dünyada edinirler.
Benim sabahları kalkıp trene binerek büyük bir başarıyla işe gitmem, bir kafeden geçerken kahve almam, öğlen arasında bir parkta yürüyüş yapmam… Bunların birer ağırlığı var ve bunlara bir yandan da razı oluyorum çünkü aklıma esip birden uçamayacağımı biliyorum. Ancak o zaman bir gün ziyan olmamış, bir gün kendi üzerine doğru düzgün kapanabilmiş oluyor.
İnsan tuhaf bir şekilde, sıradan günlerine olağanüstülüğün kapalı olmasını biraz da ister. Bütün bunları gizli bir memnuniyetle karşılar yani.
Halbuki o hayal ettiğimiz sınır böyle olaylar ile istikrarsızlaştığında, dünya da ayakları üzerinde durmakta zorlanmaya başlıyor. Bizim dünyamız yani. Bildiğimiz gerçeklik hissimiz. Sabahları tereyağlı yumurta yedikten sonra Philip K. Dick okuduğumuz olgun eski moda gerçekliğimiz.
Bu yüzden Alex Honnold’un tırmanışlarından nefret ediyorum. Her biri kanlı canlı hayatlarımıza atılmış birer tırpan.
Burada nereye?
Şimdi tam burada yan değininin hakkını verip kısa kesmek varken hızımı alamayıp birkaç not daha eklemek istiyorum.
Birisi çıkıp Taipei 101 olaylarının arttığını ve bununla birlikte dünyanın yassılaştığı bir evreden, tarihin öyle bir döneminden geçtiğimiz yönünde spekülatif bir okuma yapabilir. Her şey gitgide bir çizgi filme dönmeye başladı diyebilir. (Biliyorsunuz Philip K. Dick zamanın hızının yavaşladığını söylüyordu. Belki yalnızca hızı değil debisi de yavaşlıyordur.) Ama buna girmek istemiyorum.
Edebiyatta ‘Sınır Olay’lar
Bu yazı fikri oluşurken ard arda üç roman aklıma geldi. Daha çok bunların hatırlattıkları ile Taipei 101’i birlikte düşündüm.
Birisi Kerem Eksen’in son romanı. Ölümden Uzak Bir Yer. Diğeri Iris Murdoch’ın Deniz, Deniz romanı. Diğeri de Rachel Cusk’ın Diğer Ev’i.
Deniz, Deniz ile Diğer Ev’in hemen başında, bu yazının bahsi olan ‘sınır olay’lar gerçekleşiyor. İlkinde bir deniz canavarı ile diğerinde ise trende şeytanla bir karşılaşma şeklinde. Ve romanlar bu olayları başta ciddiye alsa da sonra bunları en azından yüzeyde unutur gözüküp bu olaylardan bağımsız hikayelerini kuruyorlar.
Ölümden Uzak Bir Yer’de ise bu ‘sınır olay’ romanın tam merkezinde. Karakterleri baştan çıkarıp onları savuruyor. Neredeyse doğaüstü, açıklaması çok zor, neredeyse aşkın bir güce işaret eden bu olay romandaki çiftin çocuğunun bir çeşit mucizesi. Çocuk henüz bebek sayılabilecek yaştayken annesinin sırtındaki kanserli dokuyu yok ediyor. Bu açıklanamaz olay çiftin hayatına damga vuruyor. Sonrasında anne oğlandan belki yeni bir alamet, yeni bir mucize ya da en azından görkemli bir yaşam bekliyor. Baba ise daha tarafsız ve sinik bir tarafta kalıyor.
‘Sınır olay’ ile karşılaşmanın etkileri üzerine bir tefekkür, Ölümden Uzak Bir Yer romanı. İnsan o eşiği geçti mi; aşkınsal, spiritüel başka bir alem ile ilişki halindeki baz gerçeklik fikrine ikna olduğunda neler olur? Peki bu fikri aklına bile getirmemeye çalışma çabası pürüzsüz müdür?
Romandaki Ömür’ün (anne) durumunda yani ikna olduğunda sınır olay tehdit edici ve rahatsız edici yabancılığını yitirmeye başlar aslında. Bu yine de bir tesellidir. (Burada sınır olayı artık tırnak içine almayı bırakmam gibi).
Sait’inkisi (baba) daha zor bir pozisyon, çünkü ‘sınır olay’ın düz baz gerçekliğimizde sırıtan, eriyip kaybolmayan kararsız yapısı bilinci meşgul etmeye devam eder. Eğer new-age takılmaya karar vermezsek. Alametleri olur öyle diye geçiştirmezsek.
Bu romandaki sınır olay ile Tapie 101’dekinin farkına gelirsek: romandaki olay karakterleri cezbeden, içine çeken uğursuz bir mezarlık gibi. Başlarına bir şey getirmese bile sırf yarattığı çekim ile onların vakitlerini çalan, enerjilerini tüketen bir ömür törpüsü. Ve söylemeye bile gerek yok, işin her zaman sınıfsal bir tarafı da var. Sınır olay orta sınıf ya da dar gelirli bir aileyi bir çıkış umudu olarak daha çok meşgul eder. Tam da o piyangomsu vaadi ile onları bir yandan da iyice gerilere, gecekondu mahallerinin arasında bir yerdeki üfürükçü hocalara, falcılara filan çeker. Çocuklarını bu uğurda zindanlara düşürür.
Taipei 101’deki olay ise görkemli bir meydan okumadır (kurmaca değil gerçek olmasını bir kenara bırakırsak). Netflix sponsorluğunda büyük bütçeli global bir seyirliktir. Alex Honnold’un çıkıp o uyuz mütevaziliği ile gerçekleştiriverdiği bir kara büyüdür. Büyüleyiciliğinin hemen ötesinde ise dünyayı boşa düşüren, silikleştiren bir yanı olduğunu saklamayı iyi becerir. Hemen yanına niyeyse Elon Musk’ı filan koymak istiyorum. Olayın groteskliğini ve ucubeliğini tamamlayan bir figür olurdu.
Biraz daha somutlaştıracak olursak sınır olay Kerem Eksen’in romanında gerçekliğe bulaşan ve çıkmayan bir leke. Kendi başına yaptığı ile değil de asıl işaret ettikleri ve müjdeledikleri ile bir gün tutması beklenen bir at yarışı kuponuna benziyor.
Taipei 101’deki sınır olay ise yekpare müstakil bir darbe gerçekliğe. Gerçekliğin sınırlarını bulanıklaştıran bir çeşit daksil.
Son söz yerine
Kerem Eksen’in bir önceki romanı Uyku Krallığı’nda Türkiye’nin mevcut hali ile konuşan onu açan bir bölüm vardı. Uygarlıkların büyük tarihsel dalgalar halinde yükselip sonra kaçınılmaz bir şekilde yok olduğu üzerine bir pasaj, bence romanının gizli merkeziydi. Bu romanındaki sınır olay tecrübesinin etkilerini, sonrasını da biraz zorlarsak yine bir Türkiye deneyimi olarak okumak mümkün.
Beklenen büyük mucizenin hemen eşiğinde, hep neredeyse gelmekte olan o olayın, o olayı koruyan kapının eşiğinde onu beklemekten sinirleri yorgun düşmüş bir halkın ethosu.
Zindandan, “merak etme, buradan çıkacağım, içimde bir ışık var ve çok büyük şeylere yazgılıyım, seni hayal kırıklığına uğratmayacağım” diye babasına mektup yazan oğlanın birilerini hatırlatması…
Ama olağanüstülüğün bir noktadan sonra bizzat bu bekleyişin kendisi olduğu, ona dönüştüğü bir doğu meseli kimi ne kadar teselli edebilir?


https://poets.org/poem/we-never-know-how-high-we-are-1176